Şanlıurfa

Halfeti’den sonra Birecik’te kelaynaklar için kısa bir mola verdik. 1977 yıllında 2 erişkin ve 9 yavrunun doğadan yakalanması ile Birecik’te kurulan Kelaynak İstasyonu bu konuda başarılı olmuş. İstasyon şu anda 300’ün üzerinde Kelaynağa ev sahipliği yapıyor. Şanlıurfa’ya geldik. Müzenin önünde kocaman bir otopark var. Belediye, kapının girişinde büyük bir alanı karavancılar için ayırmış (tabi yoğun zamanda önce gelen yeri kapar :) ). Bu gezide müzelere en yakın park ettiğimiz yer burası oldu. Müzelerden önce Balıklıgöl’ü görmeye gittik. Hafta sonu olduğu için her yer ana baba günü, değil balıkları görmek gölü göremiyorsun :) Şanlıurfa bu gezide gördüğümüz her yerden daha kalabalık ve yoğun. Ama Müzenin etrafında oyalanacak çok yer var, Kızılkoyun Nekropolü bu noktalardan biri. Antik Yunan mezarlığı kimsenin ilgisini pek çekmiyor olacak ki, en tenha yerlerden biri burası. Müze ise çok güzel düzenlenmiş, harika ışıklandırılmış. Ayrıca, Haleplibahçe Mozaik Müzesi de görülmesi gereken bir yer (bu sene o kadar çok mozaik gördük ki artık rüyalarıma giriyor :) ). Hafta sonu kalabalığı geçince (ama yine kalabalık) Balıklıgölü ve Ayn Zeliha Parkını gezdik. Kaleyi gezme hayalimiz ise suya düştü. Kale restorasyon çalışması nedeniyle ziyarete kapalı. Keşke tepeye çıkma şansımız olsaydı da, aşağıdan bile görülen iki dev sütunu yakından görebilseydik :(

Kelaynaklar göç mevsimi harici serbest dolaşıyorlar. Yuvaları yamaçlarda kayalara monte edilmiş tahta kutular. Gün içinde dolaşıp etrafta yemleniyorlar. Sonra yuvalarına geri dönüyorlar.

 

 

Yeterince beslenemezlerse diye yuva bölgesinde de yemleme yapılıyor.

 

Nizami park.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tavus kuşu kabartması.

 

Haleplibahçe’den Kızılkoyun Nekropolünün uzaktan görüntüsü.

 

Şanlıurfa Müzesi

 

Urfa heykeli.

 

 

 

Domuzcuk ve arkadaşları.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Karahantepe’de bulunan bu heykelin ismi; sırtında leopar taşıyan insan, ama leoparın yüzündeki mutlu ifadeye bakılırsa durum başka :)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göbeklitepe‘de bulunan “T” şekilli taşların kopyaları ile oluşturulmuş. Asılları Göbeklitepe’de

 

 

 

 

 

Havuç benzeri yapıda pişmiş topraktan bu çiviler ile duvar süsleri yapılıyormuş.

 

Yapılmışı burada :)

 

 

 

 

 

 

Bütün gün tepende böyle sallanan bir şeyle oturup çalışmak sinir bozucu olmalı.

 

 

 

 

 

 

Sol üstteki obje bronz araba.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Üzgün Psykbe kabartması, bir sonraki kabartmada Psykbe üzgün değil. Eros üzüntüyü giderme konusunda başarılı olmuş anlaşılan.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cam fırını

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müzenin yan koridoru. Buradan Mozaik müzesine geçiş var.

 

Kızılkoyun Nekropolisi.

 

 

 

Mozaik müzesi, tek büyük bir salon.

 

 

 

Duvarlarda bulunan mozaikler gerçek değil.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İki müze arasında kalan alana, Şanlıurfa’da Neolitik çağdan bu yana kullanılan bazı yapıların örneklerini yapmışlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Balıklıgöl.

 

Ayn-i Zeliha Gölü.

 

Balık :)

 

En tenha hali bu.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sütunlar uzaktan görünüyor, ama yanına çıkamadık.

 

 

 

 

Yeme içme hep bildiğiniz gibi, her şey kebaba dönmüş ama biz Belediyenin işlettiği bir mekanda farklı tatlar bulmayı başardık. Burada sabit bir menü yok ve yemekler erkenden bitiyor. Bir başka güzel alışkanlıkta mahalle arasındaki fırınlardan pide almaya giderken, yanınızda bir kaç biber götürüp onları da hemen fırında közletmeniz. Sabah kahvaltısında sıcak pide ve közlenmiş biber :) Ama bir uyarı, biberi alırken acısını tatlısını sorun, sonra sabah, sabah gözünüzden alev çıkmasın. Müze gezmeyi veya yemek yemeyi seviyorsanız bir uğrayın pişman olmazsınız :)

 

Pafi’nin mahsun mahsun baktığı tabak “borani” Ayran bakır kapta içinde küçük bir kepçeyle servis ediliyor. Ayranın yanındaki tabakta bulunan yuvarlak lahmacun benzeri şey “ağzı açık” onun yanındaki bohça gibi olan “ağzı yumuk” içli köfteyi zaten biliyorsunuz açık renk ev poğaçasına benzeyen ise “semsek”

 

 

İstanbul porsiyonlarına alışmışız, 6 lahmacunu 2 öğünde ancak bitirdik. Yanında gelen yeşillikler sofraya sığmadı :)

Sevgiler…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir